20 Kasım 2010 Cumartesi

Muhteşem motivasyon!

Bembeyaz bir A3'ün üzerine büyük kırmızı puntolu "Enerjini boşa harcama" yazısının önünde hiç sevmediğin bir işi yapmak için çabalamak. İşte son bir ayımın özetidir bu.

26 Eylül 2010 Pazar

Bile bile..

Elimde olmadan hüzünleniyorum izledikçe helede birbirlerine ulaşamayacaklarını ya da ulaşsalarda aynı koşullarda yaşayamayacaklarını bile bile yok oluşları, gönderdikleri saçmasapan şeyleri çok değerli bişiymiş gibi sarıp sarmalanışları sahiplenişleri, bence aşkın tüm salaklığı ancak bu kadar net anlatılabilirdi.

acaba?


run away too far away..


Bugün normalden daha erken, göğsümün üstünde kocaman bir haksızlığa uğramışlık duygusuyla uyandım. Neden böyle hissetiğimi hatırlamam bir kaç saniyemi aldı. Bazen sanki her şey bana karşıymış gibi hissetmeme sebep olcak olayların içine düşmüş buluyorum kendimi. Zaman zaman koşarak uzaklaşasım geliyor herşeyden. Yalın ayak sokaklarda bağırarak dolaşasım. Kimseye aldırmayasım. Kalıbıma sığamayasım,dolasım,taşasım,başka yerlerde yeniden başlayasım,bu hayatı burda bırakasım. Bir sıfır olasım. Hani filmlerde çokca olur ya bir deniz kazası,uçak kazası,trafik kazası geçirir kahramanımız ve uyandığında kendini sıfır bulr,tüm yaşantısından geçmşinden arınır,orda başlar ve devam eder hayatına.yeni baştan yeni bir dil yeni bir nefes yeni bir yaşam.

Mesela bir gemiyle açılsam ve açıldığım gemi cebelitarık boğazının oralarda bir yerde batıverse kıyıya beni bir sahil güvenlik botu çıkarttığında iki gündür deniz üstünde yaşam mücadelesi vermiş ve hafızamı kaybetmiş olsam bulamasalar benim asıl kimliğimi ve orda başlasam herşeye yeniden tüm benliğimdende kurtulmuş olsam.

Hayat içinde öyle çok keyif ve giz taşıyor ki bazen ben hiç birini yakalayamadan kayıp gidicekmiş geliyor elimden. Paniğe kaılıyorum istemsizce. Tek bir soluk içine düştüğümüz bunca cazibeye vakıf olmaya yetmeyecek kadar az bir fırsatken, tekrar tekrar bir yerlerde başka bir benlikle başlayıp hepsine içkin olmayı istemek çok mu?

11 Eylül 2010 Cumartesi

.



hayat bir yarış dersin hep
bir meydan savaşı
bir kavga sakın yara alma!

Motto!



"Bundan 20 yıl sonra yapmadığın şeyler seni yaptıklarına nazaran daha çok üzecek. O yüzden çöz halatları. Güvenli limanlardan uzaklara yelken aç. Rüzgarları yakala. Hayal et.Keşfet!"

- Mark Twain

2 Eylül 2010 Perşembe

Speranza..

Umudun doruk noktasındayım. Yaşıtlarım, arkadaşlarım büyük bir telaş içinde öğrencilik hayatlarının son bulmasıyla bir sağa bir sola savrulur ve sanki tüm işler kapılacakmış gibi delice bir hırsla bir yerlere tutunmaya çalışırken, ben kendimi sıcak ağustosun kollarına bıraktım ve içimden kabararak yükselen huzura teslim olarak beklemekteyim. Çünkü hissediyorum bir şeyler usulca yaklaşıyor ve onunla birbirimizi bulduğumuzda sanki tüm taşlar yerine oturacak, puzzleda eksik parça kalmayacak gibi.

Umutluyum ve huzurluyum evet ama daha da önemlisi rotama adım adım yaklaşmanın verdiği heyecanla doluyum. Yeni bir yol kendini henüz belli etmesede bilinmezliğinin verdiği gizemiyle beni cezbediyor. Maceracı ruhum kıpır kıpır, risk almaya korkan tarafım beni uyarıyor.

Yeni hayaller, beklentiler, umut: perdelerimi havalandırarak odamı dolduran mis gibi iyot kokusu, bir yaz sabahı kuşların cıvıltısı, sıcak bir akşam üzeri ağustos böceğinin şarkısı şimdi. Beni içine taa derinine davet ediyor.

14 Haziran 2010 Pazartesi

you will fly..

neden bilmem hoşuma gitti çok.

1 Mayıs 2010 Cumartesi

Öğrenci olmadan yaşamanın flu evrenine giriş!

Yine bir sona doğru hızla yaklaştığımı ve artık durmanın imkansız olduğunu çok geç fark ediyorum. Geçen gün lise defterlerimi karıştırıyordum (malum birde şimdi ales derdi var) ve karşıma lise sonda yaptığım bir resim çıktı. Esasen inglizce öğretmenimiz tarafından yaptırılmıştı öss ile ilgili ne hissediyorsanız çizin yada yazın demişti ben çizmeyi tercih etmişim. Dimdik gök yüzüne uzanan bir dağ ve o dağı aşması gereken gençler tırmanmaya çalışıyor bu arada birbirlerinin ellerinden tutup yukarı doğru çekmeye çalışıyorlar en üstte bir kapı ve kapıyı aralayan bir kız, kapıyı açmanın verdiği hızla rüzgardan saçları ve kıyafetleri savrulmuş üstündeki bluzun sırtında 'Don't Give Up' yazıyor. Resimin arkasına şu dağı aşsam önümdeki engeller kalksa hayat ayaklarımın altına serilse yazmışım ne kadar safmışım bundan sonra hiç bir şey flu olmayacak sanmışım işte yine öyle bir dağın ve kapının önündeyim belki bu sefer kapıyı araladığımda hayat ayaklarımın altına istediğim gibi serilmeyecek, belki bu sefer hayat ayaklarımın altından kayıp gidecek yada kapıyı aralayamadan, arkasına bakmaya korkarak önünde bekleye duracağım yanımdan gelip geçenleri seyrederek. Belki herkesin ve herşeyin gerisinde kalacağım. Hiç bir şey belli değil. Hayır hiç hazır değilim gerçekten değilim.
Öğrenci olunmadan nasıl yaşanacağını bilmiyorum. Çünkü kendimi bildim bileli öğrenciyim hiç bitmeyecekmiş kadar uzun süren yılarda alıştım 'öğrenci' sıfatına, o adeta bendim. Şimdi onsuz napıcam?
Her haziranda tatil geldi diye sevinmek, ilk okulda tatil ödevlerini yapmaktan nefret etmek, zihinden problemler çözmek, bisikletle çamlık turu atmak, sokak köşe başlarında oturup çekirdek çitlemek, ilk aşk, ilk heyecan, yuvarlak olup topluca voleybol oynamak, ilk telefon, şimdi kuruşa dönen kontörü alabilmek için para biriktirmek, geceleri saat birlere kadar sokakta oynayıp laz teyzenin ' ula evinuz yok midur sizuuun' naralarını duyup kıkırdamak, geceleri ölümüne korkulsada saklanbaç oynamak, bunları yıllar içinde geride bırakmış olsam da en çok belki de eylülün gelmesiyle okulun açılcak olmasının hüznünü özleceğim. O aslında ne güzel bir iç sızısıdır. Yazın yaşadığın herşeyin sonuna geldiğini bilmek uzun derslerin ödevlerin dünyasına geri dönülceği sansıcı bunların hepsini deli gibi özleyecek olmak ve keşke senin yerinde olsaydım diyen büyüklerin ne demek istediklerini çok iyi anlamak işte o kapının eşiğindeyken öğrencilik hayatım gözlerimin önünden böylesi bir film şeridi gibi akıp geçiyor.
Öğrenci olmak ne güzelmiş, ne rahatmış, bir günde üç sınava girmeyi bile özleyeceğim aklıma gelseydi o zaman gülüp geçemezdim bile delirmiş heralde bu derdim en iyi ihtimalle.
Bunu söylemek bir gönül borcu galiba bilip bilmemeleri önemli değil ama hayatıma giren herkese, bana verdiği her derse, kattığı her renge, binlerce kez teşekkürler tüm arkadaşlarıma ve öğretmenlerime..

13 Şubat 2010 Cumartesi

İstanbul...

Şehirler insanların karakterlerini etkiliyor derler ama galiba ben biraz daha fazla anlam katıyorum içinde yaşadığım bu şehre. Gitgide onunla daha da özdeştirmek istiyorum kendimi, İstanbul ben, ben İstanbulmuşum gibi. Karmaşık, gizli, çekici, itici, bazen acımazsız, bazen de şevkatli ama hep katlanarak, artarak büyümek istiyorum onun gibi.

Dünyanın sanki tüm güzellikleri burda, sahlep kokulu motorlar, sıcak çay diye bağıran amcanın sesi, köpük köpük dalgalar, sultan edasıyla yüzen vapurlar, yabancı yük gemileri, fındıklı limanında duran cruise gemilerinden patlayan flaşlar, köprünün kimi zaman ahenkli, kimi zamanda gazinoymuşçasına renkli ışıkları, kız kulesinin duruşu, gitgide azalan yeşillikler ve çoğalan betonarme yapılar , ah tabi birde Sirkeci- Üsküdar arabalı vapuru, ilerden gözüken inci gibi dizilmiş prens adaları, anadolu yakasının sahili yeşil ve düzenli, Moda, Fenerbahçe marinası ve geceleri, her apartmandan fışkıran ışıklarıyla hayat dolu bir şehir burası.

Sokakları her bir köşe başında ayrı bir dünyaya açılan. Her sokak ayrı bir süpriz, bazen davetkar, bazen korkutucu.

Ve martılar bazen tehditkar, bazen sevimli ama İstanbul'un belki de en eski sahipleri, motorlarla, vapurlarla yarış yapan.. Bazen onları iki yaka arasında mekik dokuyan bu vapurların, motorların koruyucu birlikleri olduğunu hayal etmekten alıkoyamam kendimi, görevlerini büyük bir ciddiyetle yapan, atılan simitleri daha elden çıkmadan yakalayan, denize doğru daldıklarında beyaz köpüklerin arasına karışıp bir diğer vapuru takibe giden..

Bu şehre hayat veren içinden boylu boyunca ikiye ayırıp akan bu deniz. Kıymeti bilinmeyen bazen kokusuyla bizi cezalandıran, hayatı kolaylaştıran ve İstanbul'u İstanbul yapan.

Nereye gitsem nerede yaşasam İstanbul bir özlem, nereyi beğensem nereyi görsem İstanbul'a rakip değil. İstanbulda olmak her gün ona dokunmak her bir hayatının içinden geçmek, sokaklarında dolaşırken eski sahiplerinin izini sürmek içinden içe beni heyacanlandıran bir serüven.
İstanbul, tüm sokakları içime açılan, davetkar, esrarengiz, büyüleyici...

10 Şubat 2010 Çarşamba

Beden değil! RUH!

Saatlerce seyahat bloglarında gezindikten sonra gidemeyeceğim fikrine kapılmama rağmen birden nedense acaip bir mutluluk sardı içimi işte o anda tamda bu şarkıyı dinleyesim geldi. Sözleri müziği neden tekrar tekrar Türk filmlerini izleyemeye doyamadığımı da farketmemi sağladı. Umudu seviyorum gelecek güzel günlere inancım var arada karamsarlaşsam da evet, hayatta güzel şeylerinde olabildiğini görmek, bir şey çok istenmişse elde edildiğini öğrenmek daha da güven veriyor bana. umudu hayatımın ortasına yerleştirmek istiyorum. işte eski kırk beşliklerden Meral ve Zuhal kardeşlerin yorumuyla "Param Yok, Pulum Yok" tüm gidemeyipte kalanlara gelsin :)


9 Şubat 2010 Salı

Merkür seni bekliyorum...

Çocukluğumun bildik tınısıdır, tüm üreticiliği, sevgisi, sıcaklığı ve şevkat dolu elleriyle dört duvarı yuva yapan annemin emektar dikiş makinasının tıkırtısı.
O makinadan neler çıktı. Paltolar, bluzlar, pantolanlar, etekler, tulumlar, döpiyesler.. Hafızam görüntülerle kodlanmıyor sanırım. Bir melodi, bir koku hatıraları saklandığı derin kuyulardan çekip çıkarabiliyor.
Annemin maharetli ellerinde oluşmayı bekleyen yeni alınmış kumaşın kokusu, iğne kutusunda ki mıknatısın şekli, makinanın pedalı, Burda dergisinin patronlarından çıkarılan kalıplar, bol teğel ve annemin makinadan uzak durayım, oyalanayım diye elime verdiği, yepyeni kırmızı ruju kırışım.
Hepsi, tüm çocukluğum, bir sesle gözümün önüne geliverdi birden. Kıskançlıkla süzülen kırmızı paltom, mor tulumum, pembe eteğim ceketim, siyah kadife takımım ve daha bir sürü kıyafetim. Bazen düşünüyorum da bukadar yetenekli bir anneye sahipken acaba ben neden bundan hiç nasiplenememişim. Benim yaratıcılığım eşarplarla yaptığım saçma sapan komik tasarımlardan ileri gidemedi.
Tatil boyunca annemle geçirdiğim günler sonunda onunla beraber bir Akşama Doğru Nüket Duru izleyicisi oldum çıktım. Sakin sakin sohbet eden, yıllandıkça güzelleşen ve yaşsızlaşan Nükhetciğim, dolu dolu sesiyle arada sölediği şarkılarla en izlenebilir kadın programını yapıyor sanırım buaralar. Bilenler bilir hiç aram yoktur burçlarla aslında, balık olunca nolur, ikizler insanı(!) nasıl biridir bu kategorizeleri pek bildiğim söylenmez. Anca deneyimlediğim birşeyler varsa bu genellemelere katılabilir. 'Hımmm evet gerçektende tanıdığım bütün yaylarda öyle ya..' gibi. Ötesine gidemez yorumlarım hatta bu ay kovaları şu bekliyor dendiğindede dikkate alıp dinlemem, olacağınada inancım yoktur zaten.
Evde hiç bir şey yapmadan geçirdiğim kendimi nadasa aldığım şu dönemde sanırım ki geleceğimde bir heyecanın var olduğunu duyma isteğim bir beklentimin olması öyle ağır bastı ki kulak dikilip dinledim Duru'nun programında ki astrologu: "Verimli ve başarılı çalışmalar yapabileceğiniz bir dönemde bulunuyorsunuz...Hafta ortasından yani perşembeden itibaren Merkür kova burcuna geçiyor. Olumlu ve yaratıcı bir dönem başlıyor. Kafınız bir çok düşünceyle karışık karar veremiyorsunuz fakat iş hayatınız hakkında ki bu düşünceler Merkür'ün etkisiyle ortaya çıkan yaratıcılık sonucu çözülecek." Duyduğum an "amiiiiinnnn.." dedim canı gönülden.
Mezun olmama çeyrek kala kendimi aradığım şu günlerde, neyse yeteneğim çıksın istiyorum artık ortaya.
Merkür'ü heyecanla bekliyorum, benden habersiz, burdan bilmem kaç ışık yılı uzakta olan bir gezegene umut bağlıyorum.
Ve diyorum ki; Ey Merkür gel geleceksen artık!

31 Ocak 2010 Pazar

Şerefee...!

Kendi dilimde bile şöyle bir güzel ağız dolusu diyemeden başka topraklarda, farklı kültürlerin arasında, bambaşka dillerde gönlümce dola taşa söyledim.
Budmo!
Kambe!
Prost!
Cin Cin!
Santé!
Cheers!
Şerefe...
Bunun verdiği keyif anlatılamaz.

Aslında bu yazıyı çok farklı düşünmüştüm. Gece yatarken bir anda aklıma gelen fikri çok sevdim. Ama sabah uyanıpta gazeteyi açtığımda gördüğüm yazıyla kocaman bir gülümseme kapladı yüzümü. Yazı başlığım orda karşımda duruyordu. Bazen hayat bana küçük tesadüflerle göz kırpıyor gibi hissetmeme neden oluyor. Ve bir anda tüm düşündüğüm şeyler uçtu gitti.

Şerefe'nin hikayesi anlatılıyordu. Merakla okumaya başladım ve bitirdiğimde yanlış olma ihtimalini yoksayarak hafızama kazıdım olurda bir gün yine bir yerlerde bu ne demek derse biri bana anlatayım diye.
Aslına bakılırsa hakkında hiç düşünmediğim bir kelimeydi, böyle bir hikayesinin olması hatta bir hikayesinin olması bile beni neden bilmem çok mutlu etti.
Çooook eskiden dostlar bir sofrada biraraya geldiklerinde birbirlerine söz verirlermiş. İçkinin etkisiyle her ne yapılır, her ne sırlar dökülürse ortaya bunun o sofrada kalıp sonsuza kadar güvende saklanacağına dair. Ve :
-Şerefine mi?
-Şerefine! derlermiş hep bi ağızdan. Böylece söz akdi de imzalanmış olurmuş.
İşte zamanla şerefine söylene söylene şerefe oluvermişşşş...

Düşünsenize bir sofrada buluşan bu insanlar, yıllarca birbirlerine sadece bir sözle güveni, dostluğu, sadakati ve yakınlığı sunmuşlar.
Sözlere güvenilen, tutulan en önemlisi de demek ki şerefin şeref olduğu zamanlarmış.
Şimdilerde sırtlarımızdan aldığımız bıçak darbeleriyle öylesine sertleşti ki derimiz, tutan kabukların üzerine artık ne saplanırsa saplansın eskisi kadar acı yada şaşkınlık vermiyor. Güvendiğimiz dağlara karlar da yağamıyor çünkü kimseye güvenipte sırtımızı dayayamıyoruz.
Böylesine naif bir sözün verilerek tutulması artık çok eski bir efsane ve malesef hayal.

Zaman zaman kendimle çok çeliştiğimin farkındayım. Fakat bazen bir dostluğa ve sadakate inanma ihtiyacı tüm savunma sistemlerini çökertebiliyor.
İlk haliyle düşündüğüm yazıyı yayınlamadan duramayacağım. Hikayeyi okumadan önce düşündüklerim nedense birden daha da önemli geldi bana.

"Her bir sözcük -Şerefeeee nidalarından sonra kalkan kadehlerden gelen çınlama sesi gibi işledi.
22 Ocak'ta, birbirinden habersiz alınmış aynı işlevli iki hediye verildiğinde, işte o an bir yudum almadan önce, ahenkle çıkan çınlama sesleri arasından yükselen, güzel dilekleri duymuş gibi hissettirdi bana. Biri bir hayata, öteki bir dostluğa adanmıştı.
Hani anlamsızca için kıpır kıpırdır ve mutlusundur ve herbir tokuşturma bir iyi dileği yanında taşır ya şerefe demek de sanki amin demek gibidir üstüne, bütün dilediklerin olsun diye, işte öyle bir andaymışım gibi hissettim verildiklerinde.
Neden bilmem bende o heyecanı, mutluluğu yarattı.
Her birini aldıktan sonra gönlümden kabaran bir çoşkuyla, vaadettiklerinin üstüne Şerefe demek istedim.

Şerefe dostlarım..
Şerefe Hayatımmmmm.."

4 Ocak 2010 Pazartesi

..


Evet bu hobo olma olayına çok taktım. Endüstri Sosyolojisinin finaline çalışmaya çalışırken de gerçekten beni tam manasıyla kalbimden vurdu. Bir rivayete göre Amerika'da fabrikaların fordist üretime geçmesiyle daha az emeğe ihtiyaç duyulması sonucu, işlerinden olan insanlardan oluşan hobolar kötü diyebilceğimiz bu durumu avantaja çevirmişlerdir. Paraları oldukça gezer bitincede çalışırlar ve sırtlarında çantaları, tavaları bir de battaniyeleriyle dolaşırlarmış. Efendime söyleyeyim bu hobo insanları yardım aldıkları, kullandıkları evlerin hanların kapılarına bazı işaretler yaparlaşmış ki kendilerinden sonra gelecek hobo içerde onu ne beklediğini bilerek girsin içeri.
Mesela çorba için acıklı bir hikaye anlat, çalışma karşılığı yemek, sahtekar bi adam, bahçede köpek var gibi tüyolar veren şekiller.
Müthiş değil mi? Gel de onlara katılmak isteme! İşte o işaretlerden bazıları:

Benimde böle tasımı tarağımı toplayıp işaretleri takip ede ede dünya kazan ben kepçe dolaşasım var. Olsa ya..

I wanna be a HOBO!

Yaşadığını yeniden kalpten hissettiren o şey olmayalı ne kadar olmuştu. Monotona saplanıp kaldığını hissetmediğin o kısacık bir an bile var olmayalı. Son heyecan pırıltıları da ellerinde yavaş yavaş söneli.

Şimdi hayat sıraya girdi akıyor benim için. Ve bir önceki sahneyi gördüm malesef daha önce. Üstünde durduğum yol ben geri geri gitmeye çalışsamda sürüklüyor oraya. Sadece içimde ki hayalleri olan kız rahatsız bu durumdan ama oda okadar cılız ki karşı koyamıyor olacaklara.

Olmazların oluşu.. hani olmaz ya ama bi bakmışsın şans bu ya oluvermiş.
Gözlerini açmışsın başka bir şehirde başka bir hayatta, o olmak yeniden. Bambaşka biri yani sen ve burada bütün olamadıkların. Daha da açığı hiç bir kısıtlama olmadan tüm benliğinle sen olmak.
Sadece bir tek sen olmak. Tekil olmak ve yeni birşeyler bulmak ama sadece bir süre tekil olmak.

3 Ocak 2010 Pazar

Teskin edilmeye ihtiyacım var..

16b hattına yeni yeşil otobüslerden vermişler. İlk gördüğüm anda öyle çok mutlu oldum ki tarifi yok. Sonunda o dangıl dungul, dikdörtgenler prizması, üç koltuklu, bastığında yer yer zemini içine göçebilen, motoru ve tekerlekleri olduğu için otobüs dedikleri götürgeçten kurtulduk.
Çok güzel ama bir o kadarda plansız bir şehir burası. Evet bazen böyle oluşunu seviyorum ama bazen de gerçekten insanın tahammül sınırlarını çok fazla zorluyor bu durum.
Metro bulunalı neredeyse iki yüzyıl olmuş biz daha yeni yeni inşaatlarına başlıyoruz. Onların metroları raylı sistemleri bir ağ gibi ülkeyi şehirleri örerken bizimkiler dümdüz bir plan üzerinde bir aşağı bir yukarı gidiş geliş olarak planlanıyorlar. Zaman zaman buna da şükür demiyor değilim bari hiç olmazsa yapmaya başladılar bi proje var her nekadar bitişini çocuğumun görme ihtimali warsada.
Madem motorlu araçlarla toplu taşımaya yöneldik bari yollar otobüsler düzgün olsun dime o da yok. Onlar da apayrı bir facia. Yeşile boyayıp üstüne de çevre dostu yazınca çevre dostu olabileceğini havayı kirletmediğini falan düşünen insanlarla yaşayıp bizle dalga geçen bu zihniyetle idare ediliyoruz. E-5 karayolu hiç sebep yokken bir anda çökebiliyor. Köprünün bir ayağı yamulabiliyor yada çürüyüp altından dökülmeye başlıyor ve tesadüfen bana birşey olmaz sözünü hayat felsefesi haline getirmiş yurdum insanının düşen o parçalar üstüne gelmiyor, kimse yaralanmıyor, ölmüyor. Ama bu duruma rağmen alttan yavaş yavaş eriyen köprü tamir edilmesi yada belki kapatılıp yerine yenisinin yapılması gerekirken mantıken böyle olası gerekir değil mi ama ne yazık ki öyle olmuyor. Ve köprünün patlak bölümü demir levhayla kaplanıp kapatılıyor içten içe çürüyerek kaderine terk ediliyor.
İnsan hayatı burda öyle değersiz ki hiç yoktan yere insanlar ölebilir ve evinde oturup benim başıma gelmez diye sıcak koltuklarına gömülen bizler, kendimizi soyutlayarak gerçekten bize olmayacağını düşenebiliriz. Yavaş yavaş herbir yenisini duyuşumuzda dahada kayıtsızlaşabiliriz bu kayıplara. Ve sebep olanlar ceza bile almaz yada aldığı ceza öyle komiktir ki keşke almasaydı bari sanki bizimle biri bizimle dalga geçiyor gibi diye de düşüncelere iter insanı.
Evet burada insan hayatı çok ucuz ama yaşam çok pahalı. En pahalı benzini doğalgazı biz kullanabiliriz en çok vergiyi biz verebiliriz ama değerimiz yoktur işte. Biz sadece gelir kaynağıyızdır.
Her türlü haktan fırsattan yoksun İstanbul'un göbeğinde yaşayıp denizi bile göremeyebilirsin. Bunlar gerçekten olabilir. Okuldan eve dönüşler garanti değildir. Bastığın logar kapağı olması gerektiği yerde olmadığı için kayıp içene düşebilirsin yada bindiğin otobüs bombalanabilir. Gece dışarı çıkmak yürek ister. Her an herşey olabilir. Kap-kaç, darp, gasp.. Ve eğer bunlardan herhangi biri başına gelirse şöyle birşeyide duyman kuvvetle muhtemeldir: -Ne işin vardı gecenin o saatinde orda otursaydın ya evinde...
Burda kaçırılıp tecavüza uğrarsın, tecavüzcünün bir arkasının sıvazlanmadığı kalır. Hatta -Niye o kıyafeti giydin yalnız başına ne işin vardı orda? sen adamı tahrik etmişsin bile denebilir. Evet olur bunlar normaldir.
Biz burda acımasız ilkel insan davranışlarının hüküm sürdüğü, kafalarının içinin örümcek kaynadığı bir yerde yaşarız. Ve en kötüsü bunu her geçen gün biraz daha kanıksarız.
Elimde sihirli bi değnek olsa ve ters giden herşeyi aksine çevirebilsem.
Bir sabah uyanıpta televizyonu açıp haberleri dinlediğimde acı, dramatik, trajik, tranvatik şeyler değil de, sadece sıkıcı ekonomi haberlerini duyabilcek miyim?Bu olabilcek mi? O günler gelebilcek mi?
Galiba bunların gerçekleşmesi artık ancak sihirli değneklere kaldı.

Cevap..

Ben;

  • Bu hayatta en çok kendimi seviyorum -Evet
  • Kendimi düşünüyorum -Evet
  • Önce kendimi önemsiyorum -Evet
  • Napıyorsam kendim için yapıyorum -Evet
  • Kendi çıkarımı kolluyorum -Evet

Peki ya sen;

  • Koca dünya da kendini yapayalnız hissettiğin oluyor mu?
  • Sana senden başkasının olmadığını hissettiğin zamanlar gittikçe çoğalıyor mu?
  • Yaşadıklarından sonra eğer kendine güvenmiyorsan kimseye güvenip yola çıkmaman gerektiğini hiç düşündün mü?
  • Başkasına bağımlı yaşamak istiyor musun?
  • Kendini kullandırmaktan hoşlanıyor musun?

Eğer ilk üç soruya evet, son iki soruya hayır cevabını veriyosan dürüst olalım sende biliyorsun ki hayat siyahlar ve beyazlar diye ikiye ayrılmaz bazen daha çok siyah bazense daha çok beyaz ama genellikle ikimizde ortalarda bir yerde o gri bölgedeyiz ikimizde var olabilmek için benciliz!

2 Ocak 2010 Cumartesi

Su yolunu bulur...

Bu güne, bu yeni yıla gelsin dinledikçe beni adeta bi top bulutun üzerinde oturarak dünyayı dolaştıran pembe hayallere sewk eden caaanımın içi şirin şarkı...

Şapkadan yılbaşının kendisi süpriz çıktı...


İnanılmayacak kadar güzel bir yıl başı geçirdim. kendisinden bekleyenmeyen bi performans sundu ilk defa 'özel' bir gün hayatımda. Şöle bi düşününce tüm özel diyebilceğim günleri kendiliğinden oluşan hiç katkımın olmadığı yada sonunda ufakta olsa bi hayal kırılığı olmayan olmamıştı sanırım.
2010 başladığı gibi gitsin isterim. Hayatımda içime dert olan herşeyi silsin süpürsün. Mutlu olunan insanlarla kahkahalardan yaşaran gözlerle dewam etsin.
Yalnızca ben olduğum, bütün kırıklıkların, mutsuzlukların, varolma savaşlarının arkada kaldığı huzurlu bi yıl olsun.
Ewet tek dileğim bu, bu yepisyeni yıldan: HUZUR!
Yalnızca ama yalnız olmadan huzurlu bir yıl daha yaşamak şu hayatta..